Günlükten Notlar 5

Yaşamın bizi sürüklediği yer inanılır gibi  değil. Bugün bulunduğum durumu ve konumu, bana sekiz yaşlarındayken falan söyleseler, herhalde hayatta inanmazdım. Ne gariptir ve aynı zamanda, ne kadar da acıdır, hayal ettiğimizden çok farklı hayatlar yaşıyor oluşumuz, yaşamak zorunda kalışımız. Ne doğru söylemiş meğer John Lennon “Hayat biz planlar yapmakla meşgulken başımıza gelen şeydir.” derken. Sen ne planlar yapanken, ne hayallerle, ne umutlarla bir işe koyulurken, hayat sana öyle şeyler yaşatıyor ve seni öyle bir yere getiriyor ki, hayal kırıklıkları bir kenara, sanki bir noktadan sonra, sen, artık sen olmaktan çıkıyorsun. Bugün, söyle bir duraksayıp düşündüğümde, eskiden olduğum insanı anımsamakta güçlük çekiyorum. Sanırım Marilyn Monroe de “Hayatın nasıl bir şey olduğunu, sana yaşatacaklarını yaşayana kadar asla anlayamıyorsun.” derken haklıydı. Ancak belli bir noktadan sonra hayatın nasıl bir şey olduğunu anlamaya başlıyorsun.

Günlükten Notlar 4

Yine uyuyamıyorum ve gecenin bir yarısı sana yazıyorum. Yine seni rahatsız edeceğim biliyorum; ancak, öyle yalnızım ki! Ne olur bağışla beni! Çok yalnızım!

Üniversiteye başlamak üzere olduğum zamanları anımsıyorum. Nasıl da umut ve hayal doluydum. Bu artık, kaldığım o evden, yaşadığım o hayattan kurtulmam anlamına geliyordu. Bundan böyle bağımsız olabilecektim. Hayatımda yeni bir dönem başlıyordu. Her şey güzel olacaktı. Olmalıydı. Ne de olsa, zaten yıllarca yeteri kadar çekmemiş miydim? Artık, mutlu bir sonu hak etmiyor muydum? Lakin, her şeyin daha yeni yeni başlamakta olduğunu anlayamayacak kadar naiftim. O zamanlar daha yolun çok başındaydık. Hayat hakkında ne biliyorduk ki?

Geçmişe baktığımda öyle çok hata görüyorum ki… Ancak bu hatalar, yaptıklarımdan ziyade, yapmadıklarımı içeriyor ve bugün, yapılacaklar listemdekileri tamamlayamamaktan korkuyorum.

Gecenin bir yarısı neler saçmalıyorum değil mi? Bunu yine neyi var diyeceksin muhtemelen. Neyse, daha fazla saçmalamadan burada bıraksam iyi olacak sanırım.

Günlükten Notlar 3

Bence bilim insanları, insan beyninin işleyişini hiçbir zaman tam olarak çözemeyecek.

Bilinçaltı denen kısmın varlığına da artık neredeyse tamamen inanıyorum diyebilirim. Gördüğüm garip rüyalar dizisinden sonra, bu sabah birden eskiden olduğum insana duyduğum özlemle uyandım. Gözlerimi açtığımda, Blue Jeans okumayı ve onyedi yaşındaki halimi özlüyordum. Bir psikolog arkadaşım bana: “Asla eskiden olduğun insan olamazsın, artık her şey farklı. Mantığın farklı. Yaklaşımın farklı. Her şeyden önce yaşın farklı.” demişti. Belki de haklıydı. Artık o kişi olmayı ve aynı duyguları hissedebilmeyi beklemek naiflik olur sanırım.

Günlükten Notlar 2

DSCN5700

Bembeyaz kar her yeri kaplamışken, bulutların arasından kendisini göstermeye çalışan güneş, sanki hâlâ bir şeylerin çok güzel olabileceği umudunu vermeye çalışıyor gibi. Ancak, ne yaparsam yapayım, o bezginliği, o halsizliği, o umutsuzluğu ve o tükenmişlik hissini üzerimden atmam kabil olmuyor. Bir çukurun içine yuvarlanmış ya da büyük bir boşluğun içinde kaybolmuş gibiyim. Eskiden zevk veren hiçbir şey, artık zevk vermiyor. Eskiden anlamlı gelen hiçbir şey, artık bir anlam ifade etmiyor.

Aidiyetsizlik, yalnızlık ve başarısızlık hissinden kurtulamıyorum. Nereye gidersem gideyim, hiçbir yere ait değilim ve hep çok yalnızım. Belki de, en çok korktuğum şeydi ama buna rağmen ben, başarısız birisi olarak, kendim ve başkaları için bir hayal kırıklığından ibarettim. Kendimi bir anda, yıllar önce üniversitedeyken okuduğum Dostoyevski’nin Beyaz Geceler romanındaki karakter gibi bir hayatı yaşarken bulmuştum.

ANNOTATIONS FROM THE NOTEBOOK

DSCN5700

Today was a so strange day. I had a laziness because of hot summer day. Anyway i had no desire to do anything. I lied down to a little siesta and get away from this world and forget about everything for a short time although i could not sleep. However, despite to not being able to sleep, i did not get up from bed until sunset.

I got up and went to the veranda when darkness came. I had a bad feeling and i just could not snap out of it. I wanted to escape again. Leaving everything and going far away and making a fresh start somewhere noone knows me. Just making my dream true which i dreamed  it during my childhool and my first youth years. Walking away from everything and everybody.

I had been thinking i was just a disappointment to myself and the others and my life was a washout. The sounds in my head was keep saying that same things all the time: You are an unsuccessful and unable. You messed up everything. Nobody loves you and wants you. Even your father abandoned you. You are all alone. All alone…

Therefore i had been wanting to be successful because of these. Doing incredible something… Being so successful and showing it everybody thinks that i was nothing. Nevertheless no matter i did, i could never and ever think that i am fruitful. On the contrary, i thought that i was just a fruitless and disappointment.

That night, somehow i suddenly remembered that day. I recalled that cold winter day when i was out. I was so hurted that bad treatment. When i was walking around the streets hopelessly and desperately, i felt that i had no power to live with my every step and wanted to die and to get away. However life moves so paradoxically, every hopelessness brings a new hope with itself.

SANA MEKTUPLAR

505014-3-4-2ed97Biliyorum yazmak için doğru zaman değil, ancak; asla doğru zaman değildir zaten.

Delice yağan yağmur henüz dindi, kafamın içindeki çığlıklar ise ne yazık ki susmak nedir bilmiyor. Adeta yalnızlığımı haykırıyorlar. Dün yaptığım resme bakıyorum da, o da bunu söylüyor. Her şey, ama her şey sensizliği haykırıyor. Sanki, sensiz bütün bir şehir boş. Hani o korku filmlerindeki terk edilmiş kasabalar gibi.

Biliyor musun, bazen sen buradaymışsın gibi davrandığım oluyor. Dün, o çok sevdiğin çiçeklerden topladım ve porselen bir vazo içerisinde mutfak masasının üzerine koydum. Bunun senin ne kadar hoşuna gittiğini bildiğim için gün batımını izledim, sanki seninle izler gibi. Gittiğinden beri düşünüyorum da, onca yıl sensiz nasıl yaşamışım. Nasıl katlanmışım bu dünyaya ve insanlara.

Yanındayken, nasıl da çocuklar gibi mutlu oluyorum. Öyle ki, yeniden çocukmuşum gibi hissediyorum. İçimde, önüm boyunca uzanan şu kırlarda koşma ve aşağıdaki gölde yüzme isteğini uyandıran da seninleyken duyduğum o coşkun neşe değil mi? Ancak küçük bir çocukken duyduğum masum, coşkulu, dünyadan habersiz, sevinç dolu, o tarifsiz duyguları bende yeniden uyandıran; o çocuğu yeniden yaşama döndüren, yine sen, sadece ve sadece sen değil misin? Halbuki, o çocuğun, tarifi kabil olmayan o duygularla birlikte, uzun zaman önce kaybolduğundan bütünüyle emindim diyebilirim.

Sen benim için, Allah’ın bir armağanı, bir mucizesinden başka ne olabilirsin. Seni ilk gördüğüm günü anımsıyorum da, bir melek kadar güzeldin. Öyle güzeldin ki, Allah’ın varlığının ete kemiğe bürünmüş kanıtı gibiydin adeta. Ne olur, daha fazla gecikmeden gel artık!

Bizim kediden, bahçedeki sümbüllerden ve tüm vadiden selamlar.

GÜNLÜKTEN NOTLAR

DSCN5700

Bugün, oldukça garip bir gündü. Üzerimde sıcak yaz gününün verdiği bir miskinlik vardı. Zaten içimden hiçbir şey yapmak da gelmiyordu. Biraz gündüz uykusu çekmek, kısa süreliğine de olsa her şeyi unutup bu dünyadan uzaklaşmak niyetiyle, yattıysam da, uyumak benim için kabil olmadı. Ancak, her ne kadar uyuyamasam da hava kararana kadar yataktan çıkmadım.

Karanlığın çöküşüyle birlikte, kalkıp verandaya çıktım. İçimde garip bir sıkıntı vardı ve bir türlü kurtulamıyordum. İçimde yeniden kaçmak isteği uyanmıştı. Her şeyi bırakıp gitmek ve kimsenin beni tanımadığı bir yerde sıfırdan başlamak. Hani, çocukluk ve ilk gençlik yıllarım boyunca, arzulayıp durduğum o hayali gerçekleştirmek. Herşeyden ve herkesten uzaklaşmak…

Kendim ve başkaları için bir hayal kırıklığından ibaret olduğumu düşünüyor, hayatımı tamamiyle bir fiyasko olarak görüyordum. İçimdeki ses hep aynı şeyleri söyleyip duruyordu: “Sen başarısızın, beceriksizin tekisin. Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdın. Hiç kimse seni istemiyor. Baban bile seni terketti.”

Ben de, tam da bu nedenle başarmak istemiyor muydum? Büyük bir şeyler başarmak, çok başarılı olmak ve bunu herkese göstermek. Ancak, ne yaparsam yapayım kendimi asla ve asla başarılı olarak görmüyordum. Bilakis, çok başarısız olduğumu düşünüyordum.

O akşam, nedense, ansızın aklıma o gün gelmişti. Sokakta kaldığım, o soğuk, kış gününü anımsamıştım. Ben, gördüğüm muamele karşısında, nasıl da kırılmıştım. O soğuk kış günü, çaresiz ve umutsuzca sokaklarda yürürken, attığım her adımda, artık yaşamaya gücümün kalmadığını hisediyor, ölüp kurtulmak istiyordum. Lakin, hayat öyle paradoksal ilerliyor ki, her acıyla birlikte gelen umutsuzluk, beraberinde bir umut da getiriyordu.

Cihan Serdaroğlu

PENCEREDEKİ ÇOCUK

DSCN5470

Saat gece yarısını henüz geçmişti. Genç adam masa lambasının aydınlattığı odasında dolanarak sigara içiyordu. Tedirgin bir hali vardı. Biten sigarasını söndürdükten sonra, lambasının sönük ışığının aydınlattığı masasına oturdu. Dışarda, boş sokağın lambasının sönük ışığı, hafif yağan yağmurda titriyordu. Genç adam çenesini yumruğunun üzerine koyup bir süre bu manzarayı seyrettikten sonra siyah kaplı defterini açtı ve yazmaya başladı:

Yeni bir gün henüz bitti ya da bir diğeri henüz başladı. Neden bilmem ansızın o günü anımsadım. Yine böyle hafif yağmurlu, soğuk bir kış günüydü ve sen, veda dahi etmeden evden ayrılmıştın. Ben de günler, geceler boyunca, hep o pencerenin önünde seni bekledim. Ancak sen asla dönmedin ve sonunda büyükannemin beni camın önünden ayırmak için verdiği çabalar sonuç vermeye başladı. Giderek daha az bakar olmuştum pencereden; ancak, bu demek değildi ki unutmuştum. Bilakis yıllar sonra bile hâlâ, çoğu zaman bilinçdışı bir biçimde kendimi pencerenin önünde beklerken buluyordum. Yıllarca ağlayıp durduğum o camın önünde. Hani sokak kapısı hizasındaki, yola bakan, karşıda yaşlı kavak ağacının göründüğü o pencerede.

Yirmi yılı aşkın süredir düşünüyorum; ancak, hâlâ o çocuğu nasıl bırakıp gittiğini anlayabilmiş değilim ve itifar etmeliyim ki, bugün bile, zaman zaman kendimi camın önünde beklerken bulduğum oluyor. Her ne kadar farklı bir ev, farklı bir şehir ve üzerinden yıllar geçmiş olsa da.

Genç adam kalemini bırakıp, birkaç saniye dışarıya baktıktan sonra yatağına yöneldi.

Cihan Serdaroğlu

AĞABEYİME MEKTUP

Gün henüz bitmişti. Ben balkonda güneşin son ışıklarının deniz üzerindeki güzel yansımalarını seyrediyordum. Hani, o beşinci kattaki dairenin, sahil tarafına bakan balkonunda. Bir yandan günün bitişiyle birlikte garip bir rahatlama hissi çökmüştü; zira, bu benim için odama çekilmek, ondan bir süreliğine de olsa kurtulabilmek demekti. Diğer taraftan, havanın kararrmasıyla birlikte içimi garip bir tedirginlik de kaplıyordu. Nedense çocukluğumdan beri pek sevmezdim geceleri. Çocukluğumda, her gün, akşam olduğu zaman garip bir kaygı kaplardı içimi. Tabii, bir de uyuyamama korkum vardı o dönemde. Hiç gece olmasını istemezdim. Uyku bozukluğum nedeniyle, geceler benim için adeta bir işkence halini alıyordu. İşte, o akşam da, böyle bir hâlet-i ruhiye içerisindeydim.

Yorgundum. Çok yorgun. Hem fiziksel olarak, hemde ruhsal açıdan inanılmaz bir çöküntü içerisindeydim. Yaklaşık bir buçuk yıl kadar bir süredir o evdeydim ve artık dayanamıyordum. Artık ne sabrım kalmıştı, ne de umudum. Belki saçma geliyor ama bazen, sanki bu işkence hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Sonsuza kadar o hayatı yaşayacakmışım gibi.

Öyle çaresizdim ki, kaçacak hiçbir yer yoktu. Kaçmak isteyip de kaçamamanın, nasıl bir şey olduğunu bilir misin? Ölesiye yalnız, ölesiye çaresiz olmanın ne demek olduğunu? Yoksulluk ve kimsesizlik, inanılmaz bir çaresizliği de beraberinde getiriyordu. Onun bitmek tükenmek bilmeyen serzenişleri, manevi işkenceleri, beni günbegün, yavaş yavaş öldürüyordu. Artık yaşamak da istemiyordum zaten. Ta ki, senin hayatta olduğunu öğrenene dek. O günden sonra, seni bulmak umudu beni yaşama bağladı.

Cihan Serdaroğlu