Sanatla Kaçış

Sanat nedir? Yaratıcı zeka ürünü bir eserin ortaya konması olarak tanımlanabilir. Ayrıca, özel bir yetenek işidir sanat ve sonuç olarak ortaya biricik bir eser çıkar. Peki insanlar neden sanata yönelir? Elbette ki, bu soruya verilebilecek pek çok yanıt olabilir ancak, bunlardan belki de en önemlisi, “bu dünyadan uzaklaşmak” olmalı. Kısa süreliğine de olsa, tüm dünyadan, herkesten ve her şeyden uzaklaşmak… Hayatında en azından bir kez olsun, bunu kim istememiştir ki?

Geçenlerde New York’ta yaşayan bir arkadaşımın sergisine bakma şansım oldu. Tabii ki, çalışmalarını bir süredir sosyal medya üzerinden takip ediyordum ve her seferinde beni şaşkınlık içinde bırakıyordu; gelgelelim, hayranlık uyandıran o eserlerinin tümünü bir arada görmek, bir anda pek çok duyguyu uyandırdı. Bu sanki, karanlıkta ansızın yüzüne flaş patlaması gibi bir şeydi. Hayranlık, şaşkınlık, hem kayboluş hem de paradoksal bir biçimde varoluş isteği, benzer şekilde, hem saklanma, hem de göze çarpma arzusu…

Beynimdeki milyarlarca nöron arasında çok çeşitli ve çetrefilli duygu ve düşünceler sel gibi akarken, farkında bile olmadan o kaçış gerçekleşmişti. İnsana o “kaçış” duygusunu yaşatabilen çok az şey vardır ve bana bunu yaşattığı için sevgili arkadaşım Nurhan E. Michel’e ne kadar teşekkür etsem azdır.

Eğer siz de sanatla, resimle ilgiliyseniz, Nurhan E. Michel’in sitesine (www.nurhanemichel.com)    bir göz atmanızı mutlaka tavsiye ederim.

Advertisements

Modern Çağın Venüsü: Kate Moss

Kate_Moss_38

Milyonlarca erkeği kendisine aşık eden ve tüm dünyada stil ikonu olarak kabul edilen rüya kadın: Kate Moss.

1988 yılında JFK havalimanında henüz 14 yaşındayken, Storm Model Management’in kurucusu Sarah Doukas tarafından keşfedildiğinde, böylesi büyük bir şöhrete dönüşeceği kimin aklına gelirdi ki? Hele de çıkış yapmaya başladığı doksanlı yılların dünyaca ünlü modelleriyle (Cindy Crawford, Claudia Schiffer ve Naomi Campbell gibi) böylesine tezat teşkil ederken. Zira, o yıllarda revaçta olan “model” tanımına pek de uymuyordu. Daha uzun boylu, iri göğüslü, kıvrımlı hatlara sahip ve kabarık saçlı modellerin gözde olduğu bir dönemdi doksanlı yıllar. O ise sıfır beden vücudu, görece daha kısa boyu (1.70) ve seyrek sarı saçlarıyla arzı endam etmeye başlamıştı. Yine bu yıllarda Calvin Klein reklamı için çekilen siyah beyaz fotoğraflarla eleştiri alsa da bu sayede popüleritesi arttı.

original

Gucci, Dolce & Gabbana, Calvin Klein, Chanel, Rimmel, Bulgari gibi dünyaca ünlü markalarla çalışarak ününe ün katan Kate Moss, uluslar arası bir model haline geldi ve dünyanın en çok kazanan modeli ünvanını da aldı. Sadece Vogue dergisinin uluslar arası baskılarında 300 kez kapak kızı olarak, ulaşılması güç bir rekora imza attı.

Vogue-UK-June-2013-kate-moss-34501190-3304-2147

Onunla daha önce de haberleri vasıtasıyla tanışmıştım; ancak, Ankara Kızılay’daki dev afişi, benim için ona olan aşkımın başlangıcı oldu. Mango’nun reklamını yaptığı o fotoğrafta gerçekten de harika görünüyordu. Bu olağanüstü güzellikteki yüzde yer alan ceylan gözler inanılmazdı. Göz bebeğinin çevresinde yer alan kehribar rengi halka, zümrüt yeşiliyle çevrelenmişti. Adeta büyülü olan bu gözler bir karede yeşile dönerken, bir başka karede kahvenin en tatlı tonlarını barındırıyordu.

o-KATE-MOSS-JOHNNY-DEPP-facebook

Her ne kadar özel yaşamı, yüzünün o çok nadir bulunur çizgileriyle tezat teşkil etse de, tüm dünyada moda ikonu olarak kabul edilen Kate Moss, milyonlarca erkeği kendisine aşık etmiş ve yine milyonlarca kız için stil ikonu olmuştur. Onun “modern çağın venüsü” olarak adandırılmasına ve British Museum’da sergilenen altın heykelinin yapılmasına neden olan da bu nadir bulunur yüz hatları değil midir?

İzlenmesi Gereken 5 Klasik Film

asi gençlik

İzlemedim Demek İstemeyeceğiniz 5 Klasik Yabancı Sinema.

Rebel Without a Cause

Türkiye’de “Asi Gençlik” adıyla bilinen 1955 yapımı filmin başrolünde oynayan James Dean, unutulmaz bir performans sergiliyor ve gençleri kendisine hayran bırakmayı başarıyor.

Et Dieu… Créa La Femme

Türkçeye “ve Tanrı Kadını Yarattı” adıyla çevrilen 1956 Fransız, İtalyan ortak yapımı filmde Brigitte Bordot, olağanüstü bir eserle karşımıza çıkıyor ve “Tanrı iyi ki kadını yaratmış” dedirtiyor.

Psycho

Türkiye’de “Sapık” adı ile yayınlanan 1960 yapımı film, Robert Bloch’un romanından uyarlanmış, unutulmaz bir gerilim filmidir.

Some Like It Hot

Türkiye’de “Bazıları Sıcak Sever” adıyla gösterilen 1959 yapımı komedi filminde, işsiz kalan iki adamın peşlerine düşen mafyadan kaçmak için kadın kılığına girip, tamamı kızlardan oluşan bir müzik grubuna katılmalarıyla başlayan şenlikte,  Marilyn Monroe, performansı ve güzelliğiyle yine büyülüyor.

Gone with the Wind

1939 Amerikan yapımı film, Margaret Mitchell’ın Pulitzer ödüllü, aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmış harika bir klasik yapımdır. Türkiye’de “Rüzgar Gibi Geçti” adıyla gösterilen yapım, mutlaka izlemesi gereken bir klasiktir.

Shakespeare ve Soneler

shakespeare-ve-soneler_670x376

Ardında 154 sone bırakan edebiyat dehası Shakespeare’den olağanüstü bir sone.

William Shakespeare Üzerine

İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu William Shakespeare’in 23 Nisan 1564’te doğup, 23 Nisan 1616’da öldüğü söylenir. On sekiz yaşında evlenen Shakespeare’in üç çocuğu olmuştu ve bir tiyatro şirketinin sahibi olarak iyi bir kariyeri vardı. Belki de bu işi sayesinde ölümsüz eserlerine imza atmayı başardı. Zira işi onu, oyunlarını yazması için teşvik ediyordu. Shakespeare, yaşamı boyunca bir kraliçe ve bir kral görmüştür. Shakespeare’nin denk geldiği Kraliçe Elizabeth döneminde şiir, felsefe ve özellikle de tiyatro gelişmiştir. Oyunlarının yanı sıra, yaşamı boyunca 154 sone yazmıştır. Bunların en romantiklerinden birisi de 18. sonesidir.

Shakespeare’in 18. Sonesi

Karıştırır mıyım seni bir yaz günüyle;

Sen daha ılımlı ve daha hoşsun.

Sert rüzgarlar hırpalar Mayısın tatlı tomurcuklarını,

ve yaz kısa bir süreliğine kiralar günleri.

Çok sıcaktır böylesi anlarda güneşin gözleri,

Her güzelliğin kaybolduğu olur onun güzelliğinde.

Birden soluklaşır altın teni;

Talihsizlikler ve doğadır yön veren bu karışıklığa.

Ama senin yazın hiç solmayacak,

Ne kaybedeceksin sahip olduğun güzelliği,

Ne de ölüm övünecek sana gölgende gezindiği için.

Benim ebedi dizelerimde sen yaşadıkça.

İnsanlar nefes aldığı ve gözler görebildiği sürece,

Sana hayat verecek bu şiir, ölümsüzleştirecek seni.

Hüzün ve Yalnızlık Bir Efsaneyle Birleştiğinde: Marilyn Monroe

American Masters: Marilyn Monroe

Marilyn Monroe, henüz 36 yaşındayken aşırı dozda sakinleştirici ilaçtan ölmüştü.

Efsane ve ışıltının ardındaki gerçek Marilyn’nin yaşamına dair.

Norma Jean’den Marilyn Monroe’ya

Sıradışı yaşamlar, sıradışı kişilikler doğurur ve kimi zaman her şey, kendini kanıtlama ihtiyacıyla başlar. Onun için de her şey böyle başlamıştı. 1 Haziran 1926’da dünyaya gelen Norma Jean Mortensen (Annesi Gladys doğum belgelerine ikinci kocasının soyadını yazmıştı ve kasıtlı olarak hatalı vermişti. Aslı Mortenson’dur.) için başkalarının yanında ve bir yılı aşkın süre de yetimhaneden geçen bir çocukluk döneminden sonra, henüz on altı yaşındayken sırf mecburiyetten yapılan bir evlilikle gelen yaşam, tatmin edici olmaktan uzaktı.

1944 yılının sonunda, Norma Jean’in hayatını ölene dek değiştirecek bir olay gerçekleşti. Ordu eğitim programı için film yapan askeri bir birim, Yank isimli bir dergide yayınlanmak üzere onun ve çalıştığı yerden birkaç kadının fotoğrafını çekti. Böylece, lambadaki cin çıkmıştı. Grace teyzesinin çocukluğundan beri kafasına yerleştirdiği fikirler ve Norma Jean’in küçük bir çocukken kurduğu hayaller artık gerçek olabilirdi.

Hüzün ve Yalnızlık Bir Efsaneyle Birleştiğinde: Marilyn Monroe-mjrf6y7mxm

Neden İstiyordu?

Babası tarafından reddedilmiş, annesinden hiç sevgi görmemiş, tüm çocukluk ve gençlik dönemi ruhsal anlamda hırpalanarak geçmiş birisi, Amerikan rüyasını gerçekleştirmek, yani büyük bir şeyler başarmak ister. Hayata yenik başlamış bir insan, öncelikle kendisine, daha sonra ise başkalarına başarabileceğini, başarılı olacağını gösterme ihtiyacı içerisinde olur. Muhakkak ki, o da böyle bir halet-i ruhiye içerisindeydi. Hayatla bir derdi vardı; onu reddeden babasına ve ondan sevgisini esirgeyen herkese, onlarsız da nasıl iyi olabildiğini göstermek istiyordu. Sevgisiz ve ilgisiz o çocuk, tüm dünyaya var olduğunu göstermek ve milyonların sevgisini kazanmak istiyordu.

Hüzün ve Yalnızlık Bir Efsaneyle Birleştiğinde: Marilyn Monroe-bwn4f4v9tb

Şöhretin Bedeli     

Yaşamın ironik yanlarından birisi de, insanoğlunun her şey için bir bedel ödemek zorunda oluşudur. Bu kaçamayacağımız bir olgudur. Burada asıl tartışılması gerekense, elde edilen değerin, feda edilene/edilenlere değip değmeyeceğidir. Kimi zaman kazanılan, yitirileni karşılamakta yetersiz kalır ve Marilyn için de böyle bir durum mu söz konusuydu? O, Norma Jeane’den Marilyn Monroe’ya evrilerek tüm zamanların en ünlü ikonlarından birisini yaratmıştı. Lakin, bu aşama sorunlarını daha da derinleştirmiş, ünlü olma sürecinde alkol ve uyku ilaçlarına bağımlı hale gelmişti. İlaçlara öylesine bağımlı duruma düşmüştü ki, onlar olmadan kısa süreliğine kestiremiyordu bile. Depresyon tedavisi için yattığı Columbia Üniversitesi Presbiteryen Sağlık Merkezi’nde, psikiyatristi Dr Ralph Greenson’a yazdığı uzun mektuplardan birisinde şöyle diyordu: “Dün akşam yine bütün gece boyunca uyanıktım. Bazen geceler ne için var diye merak ediyorum. Benim için neredeyse hiç var olmayan, uzun uzun korkunç birer gün gibiler.”

Hüzün ve Yalnızlık Bir Efsaneyle Birleştiğinde: Marilyn Monroe-naqo0hp02m

Zaman Kaybı Tedaviler

Marilyn’in yanlış tedavilerin kurbanı olduğu yaklaşımı akla yakın görünüyor; zira, sakinleştirici ilaçlar özellikle uzun vadeli kullanımlarında yarardan ziyade zarar getirir ve onun kullandığı sakinleştiricilerin çeşidi ve dozu şaşkınlık verici düzeydeydi. Lakin, o dönemlerde bu ilaçların zararları şimdi olduğu kadar iyi bilinmiyordu. Bunun yanı sıra, gördüğü terapi tekniği de yarar sağlayıcı olmaktan uzaktı. Psikanalizle geçmişi sürekli olarak en ince ayrıntısına kadar kurcalanıyordu ve bu da aynı travmaları tekrar tekrar yaşaması anlamına geliyordu ki, bu şekilde bir insanın iyileşmesi kabil değildir. Her seferinde geçmişteki travmaları yeniden yaşayan bir insan, sürekli olarak başa sarar ve asla iyileşemez. Bilakis, daha da kötüye gider. Dolayısıyla da ilerleme gösteremiyor, geçmişi asla geçmişte bırakamıyor, mütemadiyen içinde bulunduğu güne taşıyor, hayatına devam edemiyordu.

Hüzün ve Yalnızlık Bir Efsaneyle Birleştiğinde: Marilyn Monroe-mo6d4bc0xa

Sona Doğru

Marilyn kendisini bile şaşkınlık içerisinde bırakan bir efsane yaratmış, olağanüstü bir kariyer yapmış ve o efsane, kendi kendisini yok etmişti. En başta alkol ve sakinleştirici kullanımına hiç başlamamış olsaydı, ablasıyla daha yakın bir ilişki kurabilseydi, ona olumlu anlamda hiçbir şey katmayan insanlara yaşamında yer vermeseydi, hayatının kontrolünü elinde tutabilseydi, başkalarına o kadar bel bağlamasaydı, belki de onun için bazı şeyler çok daha farklı olabilirdi. Ancak, şu muhtemelen asla değişmezdi; o yapayalnızdı ve onu kahreden de öncelikli olarak buydu.

Adına Yazılan Şarkılar

Marilyn pek çok şarkıya ilham kaynağı oldu. Bunlardan birisi de Elton John veBernie Taupin’in 1973’de onun için yazdığı “Candle In the Wind” isimli şarkıydı. Makaleye bu şarkının bazı dizeleriyle son vermek istiyorum:

“Hoşça kal Norma Jeane!

Yalnızlık zordu.

Oynadığın en zor roldü.

Hollywood bir yıldız yarattı

ve acı ödediğin bedeldi.

Öldüğünde bile,

Basın peşini bırakmadı.

Tüm gazeteler,

Marilyn çırılçıplak bulundu yazdı.

…”

Hüzün ve Yalnızlık Bir Efsaneyle Birleştiğinde: Marilyn Monroe-v97jcmm8vf

James Dean’den Ruha Dokunan Sözler

indir

Sinema tarihinin efsane ismi James Dean’den, bir ölçüde onu simgeleyen nitelikte, düşündüren sözler…

Unutma:

Hayat kısa, kuralları boz (Bozmak için yapılmışlardır.).

Çabucak affet, yavaşça öp.

İçtenlikle sev, kontrolsüzce kahkaha at

ve asla seni güldüren bir şeyden pişmanlık duyma.

Bulutlar gümüşle dizilmiş ve bardağın yarısı dolu (Her ne kadar yanıtlar aşağıda olmasa da.).

Küçük şeyler için kaygılanma.

Olman gereken kişisin.

Hiç kimse izlemiyormuş gibi dans et.

Tek bildiğin buymuş gibi sev.

Sonsuza dek yaşayacakmış gibi hayal kur.

Yarın ölecekmiş gibi yaşa.

Sözleriyle Efsanevi Müzisyen Kurd Cobain

 514897-3-4-03e9a

Nirvana grubunun kurucusu Kurt Cobain, henüz 27 yaşındayken intihar ederek ölmüştü.

Müziğiyle olduğu kadar, çalkantılı yaşamı ve sıradışı ölümüyle de hafızalara kazınmış olan Kurt Cobain’i, bir de kendi sözleriyle dinleyelim.

Kendim olduğum için nefret edilmeyi, olmadığım birisi için sevilmeye tercih ederim.

Başka birisi olmayı istemek, olduğun kişiyi boşa harcamaktır.

Kimse bakire olarak ölmez, hayat herkesi bir şekilde beceriyor.

Trajedi için teşekkür ederim, sanatım için ona ihtiyacım var.

Pratik yapmak mükemmelleşmeyi sağlar, ama hiç kimse mükemmel değildir, öyleyse neden pratik yapılıyor?

Hepimizin içinde iyilik vardır ve sanırım insanları öylesine çok seviyorum ki, bu beni kahrediyor.

Gençliğin görevi, bozulmaya meydan okumaktır.

Paronayak olman, takip edilmediğin anlamına gelmez.

Uyuşturucular zaman kaybıdır. Hafızanızı ve kendinize olan saygınızı yok ederler ve kendinize olan saygınızla birlikte her şey gider.

Oturup sıkıcı hayattan şikayet etmek yerine, yapmış olmayı dileyeceğim pek çok şey var.

Sırf insanlarla anlaşabilmek ve arkadaş edinebilmek için, olmadığım birisi gibi davranmaktan yoruldum.

Arkadaşlar, düşmanı tanımaktan başka bir şey değildir.

İnsanlar bana, farklı olduğum için gülüyor; ben de onlara, hepsi aynı oldukları için gülüyorum.

Tecavüz, evrendeki en korkunç suçlardan birisidir ve her birkaç dakikada bir gerçekleşiyor. Tecavüzle mücadele eden gruplar kadınları kendilerini nasıl savunacakları konusunda eğitmeye çalışmalı. Yapılması asıl gerekli olan şey ise, erkeklere tecavüz etmemeyi öğretmek. Kaynağa inin ve oradan başlayın.

Hayatımın en iyi günü olan yarın asla gelmiyor.

Eğer gözlerim ruhumu gösterebilseydi; herkes, beni gülerken gördüğü zaman ağlardı.

Efsaneler ve Merlin

merlin_kapakKaç tane dizi vardır acaba bize kendimizi çok iyi hissettirebilecek? Elbette ki bu sorunun yanıtı bir hayli rölativist olsa gerek. Lakin benim kendi adıma tercihim Merlin dizisidir. Tabii ki sevdiğim, bende hayranlık uyandıran, seyrettiğim zaman beni mutlu eden başka diziler de yok değil. Ancak bir konuda, her zaman için bir şey ya da birileri ötekilerden daha özel olmaz mı? İşte Merlin dizisi de benim için öyleydi (Geçmiş zaman dilimi kullanıyorum çünkü dizi bitti).

Yüksek lisans yaptığım yıllarda hem İngilizce listening pratiği yapmak, hem de ders çalışma molalarında dinlenmek için düzenli olarak yabancı dizi izliyor, biri bitince hemen bir başkasının arayışı içine giriyordum ve o sırada, yine yeni bir yabancı dizi arayışındaydım. Merlin dizisini daha önce kitap ve DVD mağazasında dizi bakarken müşterilerden birisi tavsiye etmişti ama kulak arkası etmiştim. İlerleyen zamanlarda bir başkasından daha diziyle ilgili olumlu yönde eleştiriler alınca diziyi izlemeye karar verdim ve daha ilk bölümüyle büyülendim.

Kral Arthur döneminde geçmekte olan dizinin ana karakterlerinden Merlin (Colin Morgan), annesinin yönlendirmesi üzerine sarayın doktoru olarak çalışmakta olan Gaius’ın (Richard Wilson) yanına gider. Yaşlı, bilgili tıp doktoru Gaius ile, öğrenmeye hevesli, sıra dışı bir karakter olan Merlin arasındaki ilişki beni çok etkilemişti. Belki de, enformasyon alışverişi yönüyle onların ilişkisini Platon ve öğretmeni Sokrates’in ilişkisine benzetmiştim. Bunun yanı sıra babasız büyümüş olan Merlin, Gaius’ta bir baba şefkati bulmuştu. Sarayda onun kaldığı kısımda Merlin’in küçük bir odası vardı ve ben Merlin’e öylesine imreniyordum ki, onun yerinde olmayı arzuladığım oluyordu. Bu her türlü lüksten yoksun, eski ve viran görünümlü küçük oda, adeta, insanın huzur için lükse ihtiyacı olmadığının kanıtı gibiydi. İster istemez insanın aklına Franz Kafka’nın “Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan” sözünü getiriyordu ve buna büyük ölçüde katılıyordum. Benim de özel yaşamımda en huzurlu olduğum dönem, dairemde sadece yatacak kanepe ve kitapların olduğu, hayatımda ise çok az, hatta neredeyse kimsenin olmadığı zamandı diyebilirim. Dünyalık şeylerden uzaklaşmak, insana inanılmaz bir huzur veriyordu.

Dizinin insana sıcaklık aşılayan bir diğer tarafı ise,  Merlin ve Arthur (Bradley James) arasındaki o gerçek ve samimi dostluk örneğiydi. Aralarında öyle iyi, öylesine sıcacık ve içten bir dostluk vardı ki, insan onların yerinde olmak istiyordu. Tabii dostlukları hiç de iyi bir biçimde başlamamış, birbirleriyle baya ihtilaflı bir başlangıç yapmışlardı. Ben de ilk bölümde Arthur’a oldukça sinir olmuş, onu şımarık bir çocuk olarak görmüştüm. Ancak ilerleyen bölümler, onun iyi, insani yanlarını açığa çıkartmış, böylece, Merlin’le aralarında akıl almaz bir bağ ve dostluk oluşmuştu. Tabii diziye bir de içinde büyü ve ejderhaların olduğu fantastik yapıyı ve olmazsa olmaz kötü karakterleri eklemeyi de unutmayalım.

Büyüleyici atmosferlerde geçen dizi, oyuncu kadrosu açısından da oldukça başarılıdır. Dizide Colin Morgan’ın, Bradley james’in, Richard Wilson’ın olağanüstü bir performans sergilediklerine tanık olursunuz.

Sonuç itibariyle dizi, en azından kendi adıma konuşmak gerekirse beni bu dünyadan uzaklaştırarak gerçek yaşamda bulamadığım güzellikleri bulmamı sağlayan, bana uzun zaman önce kaybettiğimi düşündüğüm, o çocukluk dönemimdeki duyguları yeniden yaşatan harika bir yapımdı. Ancak ne yazık ki, kestirme yoldan gidilen bir finalle beş sezonda bitirildi. Eğer kafanızda az çok oluşan izlenimle ilgi duyduysanız ve henüz izlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim.

SOUL/POP ROCK KÜLTÜRÜ ve JAMES BLUNT

JUNE 30TH, 2007

James Blunt

O uzun, zor, yorucu günlerden birisini daha geçiriyordum. Mutsuzluğu, yalnızlığı, hüzünleri, çekilen acıları, solup gitmekte olan hayalleri düşünüyordum ve radyoda ansızın, yine o çok sevdiğim şarkılardan birisi çalmaya başlamıştı. Soul Rock türündeki bu duygusal parçanın ne adını ne de söyleyenini biliyordum, ancak; şimdiden söyleyenine karşılık büyük bir hayranlık besliyordum. Bu şarkı beni bu dünyadan alıp, çok uzaklara götürüyor, bana tarif edemediğim duygular yaşatıyordu. Bana, sanki kendimi yeniden lisedeymişim gibi hissettiriyordu. Tıpkı hâlâ, on yedi yaşındaki o, umut ve hayallerle dolu çocukmuşum gibi… Şarkının ve söyleyeninin öyle bir tınısı vardı ki, beni kısa süreliğine de olsa bu dünyanın tüm sıkıntılarından uzaklaştırmayı başarıyor, beni yeniden eski ben yapıyordu.

Pek çok şeyden geri kalmıştım ben. Çoğu yabancı diziden, yabancı şarkıcı ve şarkılardan haberim yoktu. Zira, benim çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım boyunca bilgisayar ve internet hayatımda değildi. Bunlar, benim yaşamıma çok sonraları, o da büyük ölçüde mecburiyet nedeniyle girmişti. Dolayısıyla, o dönemlerde benim için şimdi olduğu gibi yoğun ve hızlı bir enformasyon akışı söz konusu değildi. Sonuç olarak, bu hayran kaldığım şarkıcı, onun sesinin olağanüstü yapısı ve söylediği şarkıya ilişkin hiçbir bilgim yoktu. Onun James Blunt’ın (asıl adı; James Hillier Blount) yazdığı ve söylediği bir şarkı olduğunu daha sonra öğrenecektim. Şarkı james Blunt’ın 2005 yılında çıkan ilk single’ydı, İngiltere’de beş hafta liste başı olmuştu ve “Back to Bedlam” isimli ilk albümünü dünya çapında on bir milyonluk bir satışa ulaştırmıştı. Böylece Blunt, ününü Amerika’ya ve daha sonra da tüm dünyaya yaymıştı.

Mutluyken onun şarkılarını dinlemek kendimi daha da iyi hissettirirken, hüzünlü zamanlarımda dinlemekse bana huzur veriyor. Pop rock türündeki parçalarıyla neşelendirirken, soul rock türündeki şarkılarıyla da ruhuma dinginlik veriyor. Yirmi yedi yaşındayım ancak, şimdiye kadar beni böylesine derinden etkileyen bir sanatçı daha olmadı ve olacağını da sanmıyorum diyebilirim. Şarkıları etkiliyor, zira içtenlikle okuyor. Hissederek okuyor diyebiliyorum, çünkü dinlerken siz de hisedebiliyorsunuz. Onu dinlerken, Edith Piaf’ı dinlediğim zamankine benzer duygulara kapılıyorum. Zira o da, hissederek söyleyen bir sanatçıydı. James Blunt’ı özel kılan niteliklerden birisi de bu değil mi? “You’re Beautiful” parçasını da eski sevgilisi için yazmamış mıydı? Tıpkı şarkının sözlerinde de geçtiği gibi, onunla kalabalık bir metro istasyonunda bir an göz göze gelmişti ve yanında başka bir adam vardı.

James Blunt’ın şarkılarının özelliklerinden birisi de zaman dışı olmaları. Yine, onu büyük bir şöhrete ulaştıran parçası “You’re Beautiful” üzerinden gidecek olursak, şarkı 2005 yılında çıkmış bir single olmasına rağmen, bugün bile büyük bir zevkle dinleniyor. On yıl, sıradan bir şarkının eskimesi için kâfi, hatta oldukça uzun bir zaman dilimiyken; söz konuşu o ve onun parçaları olduğunda eskimeyen eserlerle karşılaşıyoruz.

Sanatçının albümleri ise sırasıyla şunlar: 2004: “Back to Bedlam”, 2006: “Chasing Time: The Bedlam Sessions”, 2007: “All the Lost Souls”, 2010: “Some Kind of Trouble” ve 2013 tarihli “Moon Landing” ise son albümü olmaktadır. Umarım ki o, bu olağanüstü albümlerine ara vermeden devam eder ve biz de o güzel şarkıları keyifle dinleyebiliriz.

LEGEND BOY WITH INNOCENT FACE: JAMES DEAN

James Dean

There is a moment when someone shows up and brokes the rules. That someone who shows up, is too unusual and turns to a legend, makes to write his name to the history. And James Dean is a man who succeed it. So, what is that makes him so special? Is his extraordinary personality? And, what is that makes his personality extraordinary? Extraordinary lifes make extraordinary personalities. If a success story and creative product come out the world; there must be something wrong. Did his extraordinary personality not begin such an atmosphere? His mother’s death deeply affected him when he was nine. Did his different life from the other children not make extraordinary personality in him? He lost his mom when he was too young and his dad left him to the his relatives’ house. When the other kids were living with their mom and dad; he was living with his relatives. A child who never can get comfortable with his/her relatives no matter what nice they are, can not be peaceful and consciously/unconsciously always sees as a plus yourself. That is why, he was not thinking his life was “normal”. Therefore, he wanted to succeed something. “To succeed”… That means that making real the American dream. He had a deal like prove himself, being successful and show it everybody. Because of life he had he needed to prove something both himself and others. Of course, it was not an easy way which goes to success. Because, it is never easy to get success for somebody like him who gets limited financial support. Furthermore, he was all alone on this way. Was he not touching on so alone he was by letters he wrote? New York City where he came to success something, was full of difficultness of the way of celebrity. On the one hand, working temporary jobs with low pay for long hours on the other hand, trying to be an actor. Living in starvation and extreme poverty, not can wear like other young men, not can be one of lax and cheerful young people, in other words, being different, not can be like them. And extraordinary personality and desire of success comes into play right there. As a result, a success story and legend come up with his celebrity in Hollywood. He has that immortality which he always wants in a sense. Did he not say: “If a man can bridge the gap between life and death, if he can live after he’s died, then maybe he was a great man. Immortality is the only true success.” Good bye james Dean. Good bye that commited your young and hot blooded manner and your dejected and fragile eyes to our memory.